Umarsız sanıyorsun ya beni
Aslında ben de sevdim
Kapılardan çıkıp gitmek kolay mı sanki?
Seni yüreğim kanarken sevdim
Bir masal yazdım kendime belki
Bir an prenses sandım kendimi
Hiç bitmez gibi geldi her şey
Sağ yanımda bir sızı vardı ezelden
Sol yanım yangınlarda şimdi
Sorguladım kendimi, seni, sevgiyi
Konduramadım bize bitmeleri
Direndim, yandı içim, için için…
Ben yine de sevdim seni
Bir söz geldi kondu senin diline
Oradan benim gözlerime uçtu
Zehir aktı içimden, çağladı
Bitmelere öfkeliydim ben
Kaybetmeleri sevmedim hiç
Sanki seni sevdim ezelden
Korku vardı içinde sarmaşıkların arasında sıkışırken
Diline dolanan şarkının yokluğu
Senin boğulduğun yalan ev belki de
Sen, sen olamadın hiç
Ben zaten, sende ben olamadım
Yalan, masal, sarmaşık ve sarı yapraklar
Bir kanarya konmuş sarısından
Kulağıma bir şeyler fısıldıyor
Aslında ben de sevdim dedim ona
Ve gitmeleri kendim seçtim…
Mavisihir
Hürriyet
18 Haziran 2009 Perşembe
BEN DE SEVDİM...
15 Haziran 2009 Pazartesi
KARA TREN
Sızıdan öte bir şey oldun artık içimde. Çıkmaz sokakların sonlarına sıkışıp kalmış gibiyim bazen, hayatın en geniş meydanlarında dururken. Adım adım gidiyorum bir bilinmezin içine. Dur dedim bu gün kendime, sessizce. Sokakların ıssızlığından faydalanıp köşe başlarında yine çığlıklar attım. Anlık isyanlarımdan birini daha uğurladım bu gün, belki de hiç bitmeyen hoşgeldin törenlerimden biriydi, bilemiyorum. Sen mi gittin, ben mi bu son trenle? Kara dumanların arasından el sallayan biri, acılı omuzları çökük. Ben desem, ben sende de kendimi gördüm zaten. Sen desem, yine aynı kapıya çıkıyor. Hep ben, yine ben.
Çocukken trenlerin gelişleri heyecanlandırırdı beni. Bir gün ben de o vagonlardan birindeydim, bir tünelden geçtim hatta. Karanlıktan korktuğumu hatırlıyorum sadece. Trenle ilgili tek anım, tünele giriş ve karanlık. Nedense, ondan sonra hep tüneller korkuttu beni. Hiç çıkamayacakmışım gibi bir hisle, panikledim uzun zaman. İnsanoğlunun yaptığı her tünelin bir sonu vardı. Zaman aktı, ben trene binip tünelin sonundaki aydınlığı beklemeyi öğrendim. Kara tren, ilk korkum sende başladı demek isterdim. Keşke senden olsaydı ilk korkum. Karanlık bir parağraf olan hayatta, karanlıklara giden ve sonrasında gün ışığına çıkan bir araç olmaktan başka bir şey bu kara tren.
Çökmüş, göçmüş nice insanlar var, trenlerin artık uğramadığı nice tüneller olduğu gibi. Her insan da bir karanlık tünel mi yoksa ? Kendimizi bir türlü karanlıklarımızda göremediğimiz, belki de acıtan yanlarımızı sakladığımız, oynadığımız bir tünel. Çocukluğumuzun bile karanlıkları var, bizim çocuklarımızın da olduğu gibi. Her bir adımımızda hem geçmişi, hem de geleceği aydınlatacak ışık kümeleri aradık. Kimi zaman bulduk, aldandık. Kimi zaman elimizden aldılar, savaşmadık. Kimi zaman da canımız çok ama çok acıdı. Her acıda yeniden atladık bir kara vagona, büzüldük bir kenarda bekledik trenin bizi götüreceği istasyonları. Bazen ilk durduğu yerde attık kendimizi trenden, bazen defalarca aynı yolları gidip geldik. Bıkkınlıklarımızdan, yorgunluklarımızdan kaçıştı bu. Kaçmayı becerebildiğimizi sanarak avuttuk kendimizi. Yaşamın, ensemizdeki nefesiyle peşi sıra bizi kovaladığını unuttuk.
Yürek sancılarımızla, ciğerlerimizdeki yangınlarla, elimizde eriyen mutluluklarımızla dolaştık, o istasyon benim, bu gar sizin. Günün birinde, ölüm geldi dayandı kapıya. Hala trendeydik, ne fark eder ki? Ölüm adres bellemez, bilmez misiniz sanki?
Senin benim içime bıraktığın sızı gibi belki ölüm, belki de benim seni yapayalnız bırakışım gibi. Sana anlatamayacağım tek şey belki ölüm, defalarca ölümle sohbete dalsam bile. Bir kara tren kalkıyor şimdi, ona yetişmeliyim. Bu kez karar verdim, bu benim son seferim olacak. Hangi istasyon diye sorma bana, gittiğim zaman öğreneceğim. Bakarsın, bir dahakinde oradan yazarım sana…
Mavisihir
11 Haziran 2009 Perşembe
KAOS

Kaybedilen yerlerden birinde konaklamış kendime bakarken buldum bedenimi. Ruhumun üzerine geçirilmiş gelişi güzel bir elbiseydi, insanların gözüne görünen. Beni görüp, anladıklarını düşünenlerin varlığını bir kenara kaldırdığımda, görmeden duymadan yanımda olanların daha çok anladığı hissine kapılacak kadar… “Çıkmaz bir yolun ağzında mıyım yoksa sonunda mıyım?” bilmeye, anlamaya çalışıyorum. Zamanımı harcıyorum belki de, boşa harcanacak dakikaların olduğunu düşünerek kendimi kandırıyorum. Yelkeni bozuk bir tekne gibi, uçsuz bucaksız denizlerde bir oraya, bir buraya savruluyorum. Yine hüzün dalgaları yalıyor beni. Kaos sarıyor her tarafı. Kararsızca bir o yandan, bir bu yandan deli deli esen rüzgara kapılıyorum. Tezatları duymaya başlıyorum. Yaşamın kocaman bir kafes oluşunu izliyorum uzaktan. Mavi bir halının üzerinde oradan oraya gidip gelirken, uzaktan görünen bir adanın, içime düşürmesi gereken sevinci bile yakalayamıyorum. Bu kocaman birikintiye mahkum olmuşum gibi, bir teslimiyet içindeyim…
Bırak kendini, kaçtıkların ol artık, değiş diyor bir ses. “Yalınayak sokaklarda yürü, elinde şarap şişesi avazın çıktığı kadar bağır” diyor bana. Ben bunu yapabilecek kadar cesur olsaydım… Boğuluyorum ummanların içinde, ortasında, kenarında. Sakince gelen bir dalga da bile yalpalar hale geliyorum bazen. Yapmak isteyip de yapamadıklarıma, olmak isteyip de olamadıklarıma, hayallerime bakıyorum. Umuttan bahsederken, kendi kaoslarımdan gizleniyorum. Bir gün ansızın yakalanıverdiğim zaman, kah ağlıyorum çocukça, kah kırıp döküyorum. Bu gün de, bunlardan biri belki de. Aslında belki değil, tam o günlerden biri. Kendimden ve her şeyden uzak kalma günüm bu gün. İhtiyaç duyduğum ne onu bile bilmiyorum ben bu gün. Geceyi bir masal kurgulayarak bitiyorum, sabah yazarım diye. Sabah kalktığımda her şey yerle bir olmuş oluyor. Geç kalıyorum ben her şeye. Masallara, hayata, huzura ve sevgiye.
Geriye dönüp bakarken, pişman olmak değil istediğim. Pişmanlıklarım da yok. Sadece güzel anıları hatırlamak umudum, gelecekte güzellere imza atmak için. “ İyi düşün, iyilik bulsun seni” palavra bu sözler. Yelkenim bozulduğunda beni yalayan dalgaların duyduğum kahkahaları gibi palavra. Herkesin kendi kaosları var ve birbirimize eziyet etmeye çalışarak intikam alıyoruz hayattan. Bu hayatı bu hale getirenlerin kendimiz olduğunu unutarak tabi ki. “Ağlanacak halimize gülüyoruz” özetle, durum bundan ibaret galiba. Son vermeye ne zaman cesaret ederiz/ederim bilmiyorum. Boğuluyorum diye çırpındıkça etrafımda kalan azıcık havayı da bitirdiğimi fark ettiğimde, açık bir kapı bulursam can havliyle oradan içeri daldığımda göreceğim belki de kaçtıklarımı. Kaçmakla geçen zamanı acıyarak, ağlayarak uğurlamaktan başka bir şey kalmadığında elimde, belki ben olmayı öğreneceğim. Bu güne kadar neden ben olmanın ne olduğunu öğrenemediysem? Sizlerden bunun ne demek olduğunu bilen var mı? “Kendimiz olmak” dalgaların durduğu şu anda, bu soruya bir cevap düşünmeli insan ve kendi olmalı, belki de ilk defa…
Mavisihir
9 Haziran 2009 Salı
YARINA YOLCULUK
Geriye dönüp bakacak cesaretimiz olduğunda hep geçmişi sorgular ve kendi haklılığımızı ispat derdine düşeriz bazı zamanlar. Kimimiz de tam tersine hatalarına yenik düşer ve yaşamın ona verdiği cezayı kayıtsız şartsız kabullenir. Savaşmaya gücü yok mudur yoksa, daha iyisini kendine layık görmez mi? Hatalardan ders almak değil midir özetle yaşam? Geçmişi bir rafa kaldırdığımızda bize kalan bu gün ve yarınlardan başka bir şey değil aslında. Neden sahip çıkmayız ki kendi hayatımıza? Neden bir başkasının yörüngesinde sürdürmeye mahkum ederiz yaşamlarımızı? Saçmalıklar silsilesinin tam ortasında durur ve öylece bakarız. Anlamak işimize mi gelmez bazen? Ya da mahkum olduğumuzu düşünüp, ayaklarımıza ve ellerimize kendimiz mi bağlarız zincirleri? Düşünün, hayatınızda sahip çıkmanızın en kolay olduğu şey nedir? Kendiniz…
Kendimizi bunca hunharca kullanışlarımızın bir sonu olmalı, günün birinde. Kıymetli bir mücevher olduğumuzu kazımalıyız benliğimize ve belleklerimize. Kimi zaman, bir el uzanır. Tutmanız gereken anı kaçırırsınız belki, kendinize verdiğiniz bu ceza dolu yaşama dalıp. “Hiçbir şey için geç değildir” dersiniz kendinize. Doğru, mücadele zamanı gelmiştir belki. Çentik attığımız duvarların varlığından haberdar ediverir bir gün biri sizi. Hayatımızdaki yenilgileri, pişmanlıkları/aslında en kalıcı ders saatlerimizi, anıları ve kendimizi çentiklerle işlediğimiz duvarlar. Şu satırları yazarken ben de çentik atıyorum aslında. Kendimi, geçmişi, bu günü ve geleceği işaretliyorum sizin belleklerinize. Bir bakıma, her birimiz bir başkasının duvarıyız bir bakıma. Kendimize ve başkalarına yaşattıklarımızla işaretliyoruz hayatlarımızı. Kim bilir kaç kişide izleriniz ve izlerimiz kaldı bu güne değin?
Geçmişi anlatırken yüzümüzde beliren gülücükler ve ansızın akıveren gözyaşlarıyla, devam ederiz bu güne. Yarına dair elimizde tuttuklarımızın ne olduğunu bilmek isteriz. Garanti bir yaşamı sürmek için parçalarız kendimizi. Yarının garantisinin onaylanmadığını bile bile yaparız bunu. Dünümüzü ve bu günümüzü kurtarmadan, insan olmanın bencilliği içinde elimize alırız yarınların vesikalarını. Kim onaylayacak bilmeden, bu günü de kapı kapı dolaşarak harcarız. Zamanın geldiğini hissedemediğimizi, kabul etmeyiz. Kör bir inat yaşar en derinlerimizde. Kendimize ve her şeye karşı bileylediğimiz baltalarla, savaşa hazır askerler gibi bekleriz. Bir de yarını sabırla beklemeyi ve karşılamayı öğrenebilsek.
Kaçtığımız her şeyin aslında zar kadar ince bir perdenin ardında durduğunu biliyor muyuz acaba? Gözlerimiz iyice açıp bakmakla, ellerimizi önce kendimize sonra da, nerede huzur buluyorsak oraya uzatmakla, her şeyin üstesinden gelebileceğimizi ve bu perdenin arkasına geçebileceğimizi unutmayalım. Kimi zaman evlat, kimi zaman anne-baba, kimi zaman bir dost, kimi zaman da bir sevgili olabilecek gücü sırtlayın şimdi. Hep birlikte, yeni bir hayata pencere açalım. Yarına biletlerimiz kesiyoruz bu akşam, gün doğumunu gören herkesi bekliyorum…
Mavisihir
2 Haziran 2009 Salı
KAN TAŞIM
Zamanla, kanayan yerlerine, alelacele taşları basmayı öğreniyorsun hayattan. Her defasında yaşadığın acı bir öncekine göre daha şiddetli oluyor, daha kısa süre ağlıyorsun ama tam tersine. Zaman geliyor, bir damla bile gözyaşı dökmemeyi öğreniyorsun. Dallarının kırıldığına acımayı bile bırakıyorsun artık. Sadece kendine tutunabileceğini bilerek yaşıyorsun, yaşamak denirse buna. Kırılmış, üzerinde bin tane köz söndürülmüş bir beden bırakıyorsun yaşamın tam ortasına. Kanayan bir yürekten ibaret olduğunu hiç mi hiç unutmuyorsun. Ağlasan da gözyaşların kanla karışıyor, kimse anlamıyor ağladığını. Sahte gülümseyişlerin ardında bırakıyorsun en ince yerini. “Sahip olduğum tek bir şey kaldı” diyerek korumaya çalışıyorsun kendince. Tüm çabaların boşa olduğunu bilsen de…
Zaman bu gün yine kanattın beni. Sarı bir kuşla gelmiştin sen pencereme, mutluluk vereceğini söyleyerek. Ben sarıyı sevmezdim oysa, senden önce. Miladımın o gün olacağını anlayana dek, başka bir pencereden öylece baktım sana. Çok beklettim seni orada biliyorum, acele etmeyişimdeki gizemi ben de anlayamıyordum. Seni anlamaya çalışıyordum sadece. Sen, bambaşka hayali bir dünya anlattın bana. Senin olmayan bir yaşamı, sanki sen yaşıyormuşsun gibi serdin önüme ve davet ettin beni. İnandım, her kelimeni beynime kazıdım. Yeni hayata başlayan bir çocuk gibi, yeniden öğreniyordum seninle hayatı. Masalların gerçek olmadığını biliyorum, senin gerçek olduğunu sandım ben. Her kelimene inandım. Anlattığın gibi bir yaşamın olduğuna inandım, kendimi onun içinde sandım hatta. Uyanmak istemedim, “eğer bu rüyaysa bitmesin” demekten başka nakarat yoktu şarkılarımda.
Ruhumu yoracağını hiç göremedim, görememişim. Benim incinmişliğime de acımadan, bencilce incitip gitmeye niyetliymişsin meğer. Hayat, sarı kuşları sevmiyorum artık, sarı saçları da. “Kendin ne renksin?” diyeceksin bana şimdi. Ben başından beri dedim ya sana, ben sarı görünsem de lekesiz bir maviyim. Kırmızı kanlarım vardır beni süsleyen. Yegane dostum da, kan taşım. Artık, dostumu yormayacağım diye düşünürken, bu yaraya nasıl yetecek diye düşünür oldum. Beni bu kadar kanatmasan iyiydi sarı kuş. Geldiğin gibi, sessizce gidebileceğin zamanlar olmuştu oysa. Zamanla beni kazanmak için kaldığını düşündüm. Sana çok güzel bir yuva hazırladım ellerimle. Huzurdan duvarlarını ördüm teker teker. Pencerelerine kokulu çiçeklerden perdeler yaptım astım. Sırf sana güzel görünsün diye…
Yine kanayacağımı, yeniden acılarla karşılaşacağımı bilmeden, kan taşımı “seni dinlendireceğim dostum” diyerek en güzel köşeme kaldırdığımda gitmelere daldın. Gideni tutamazsın, bilirim. Git, ne diyeyim. Gideceğin yerde, mutlulukla karşılaşırsan bana gönder sarı kuş. De ki ona; “Mavinin sana benden daha çok ihtiyacı var, onun kanayan daha büyük bir yarası var. Artık kan taşı da yetmiyormuş.” Aşkın rengi kırmızı değil, kırmızı benim kanayan yerim. Aşkın rengi sarı- siyah. Sakın bana aşktan bahsetme bir daha sarı kuş, aşkın gelişi sarı, gidişi siyah. Yaşamın son perdesindeki oyun gibi tıpkı…
Mavisihir
31 Mayıs 2009 Pazar
GECENİN KOKULU ŞARKILARI
Nerden başlamalı yazmaya, kalemi neresinden tutmalı? Neyi anlatmalı bu kez? Hepimizin aradığı, bazen bulup da göremediği, bazen de görüp de almadığı cevaplardan mı bahsetmeli? Tahtlarımızdan indiğimizde, hepimizin sade birer insan oluşunu mu anlatmalı? Kelimeler, noktalar ve hayatlar. Efkar basar bazen inceden, bazen de bize çok kalın bir duvar gibi gelir hüzün. Delinmez sanki, aşamayız gibi gelir. Ağlar sızlarız belki kısa bir süre. Hayatın devam ettiğini söylerler bize, kulak asmayız. Kendimiz göreceğiz mutlaka. Doğrudur, insan yaşamadan hiçbir şeyi tecrübe edinmez çünkü. Nefes alabilmenin kıymetini nasıl ölümde anlıyorsak, bu da böyle bir şey işte.
Yaşamlarımızda en çok neyin yer kapladığına bakmayı denemeliyiz belki de. Önceliklerimizi ve sonralarımızı dürüstçe kabul edebilmekten geçiyor sanırım her şeyin anahtarı. Zamanla savaşmanın yerine, her şeyi oluruna bırakmak gerek aslında. Bu güne kadar hepimizin verdiği savaşlar var. Cephelerde kayıplar verdik, öldük ve dirildik, yaralandık. Cephanemizin bittiği anlarda esir düştük. Her şey geçti gitti, gidenleri gösterişli vedalarla uğurladık. Süslerimiz ya nefret oldu ya da özlem. Hoş geldin törenleri yaptık, küçük akıllarımızla gelenlere. Bazen gözümüzü kapatarak baktık hayata, daha kalp gözlerimle bakmayı öğrenemeden. Beklemeyi öğrenemedik bunca zaman, bir de sabretmeyi. Kendimiz ve başkaları için hayatları zorlaştırmaktan başka ne işe yaradı bu körlükler?
Kocaman bir alemin içinde bir su damlası kadar yer kapladığımızı düşünürüm çoğu zaman. Başkalarından değer beklemeye alışmış ve bencilleşmiş insanlar silsilesi haline geldiğimiz görüyorum. Dolu dolu yaşanacak o kadar güzel bir nimete sahibiz ki aslında. Yaşanmışlıklarımdan öğrendiğim gibi bakmaya çalışıyorum ve sanırım artık yapabiliyorum gerçekten. Zamana ve kadere güvenmeyi öğrenmek zaman alıyor, tahmin edersiniz. Akışına bırakılan bir hayatın size ne güzel sürprizler hazırladığını görmek istiyorsanız, kalbinizin üzerine bir pencere açın derim. Dışarıdan gelen çiçek kokuları dolsun içeriye, buram buram. Gecenin sessizliğinde çıkıp yürüyelim şimdi hep birlikte, kokulu şarkıları dinlemek için…
Sokağı çepeçevre saran türlü koku var biliyor musunuz? Koklayın hadi benimle birlikte. Leylak karşıladı önce, arkasından yasemin, bir köşede mimoza durmuş seyrediyor bizi. Az ileride kocaman çiçekleriyle bir manolya. Çekiyorum bu güzel aromayı çiğerlerime kadar. Sokakta sadece bizim ıssız ayak seslerimiz. Hafiften yankılanıyor duvarlarda. Bu sessiz şarkıyı dinliyorum gülümseyerek. Dansediyorum, gecenin kokulu şarkılarında. Yanıma kimi istersem onu alıyorum. Yüreğimle geziyorum gecenin derinliğini ve bu kokulu şarkıları. Hüzün yok, sadece çiçek kokuları var. Bana, bize getirdiklerini izliyorum gecenin. Bırakın sinsin her yerinize koku, saçlarınız hiç bu kadar güzel oldu mu sizin? Sevinçle savurun onları geceye, sevgiye ve sevgiliye. Mutlu birer nota kondurun sokaktaki taşların üzerine. Onlar da eşlik etsin gecenin büyüsüne. Yeterince okuduk değil mi? Şimdi sokağa çıkma zamanı, gecenin kokulu şarkılarına doğru bir serüvenimiz olmalı…
Mavisihir
27 Mayıs 2009 Çarşamba
SEVGİYE DAİR...

Sevgiyi tarif etmeye kalktım bu gün.Dilimde alışılmıştan farklı cümleler vardı. Herkesin anlayabileceği durulukta başladım konuşmaya. İlk cümleler klasikleşmiş demedin dinlerken. Sevgi emek , sevgi vefa, sevgi kendinden vazgeçmek, sevgi yüreğini koşulsuz vermekmiş. Sevilmek ondan daha güzel bir şeymiş. Sıcacıkmış, çocuk gibi safmış, tarafsız, korkusuz, çıkarsızmış. Sadece huzur duymakmış, içinde kocaman bir pencere doğan günü izlemekmiş her dakika. Sevgi böyle bir şeymiş meğer.
Sabah uyandığında güne sevinçle başlamakla eşmiş sevgi. Duru bir ırmak gibi çağlamakmış, hesap vermeden yüreğinin istediği yöne akmakmış. Yeşilin barındığı bir ormana bakmakmış ve sonra uçsuz bucaksız bir maviyle kucaklaşmakmış. Sevilene sadece ona ait olan bir isim vermekmiş sevgi. Sorgulamak yokmuş sevginin içinde. Gelecek günün ne getireceğini düşünmemekmiş, sualsiz karşılamakmış geleni, gideni de sualsiz özlemle uğurlamakmış. Sıcacık bir kucakmış sevgi, hiç ayrılmak istemediğin.
Küçük bir çocuk gibi sokulursun kucağına sevginin. Yağmurda ıslanmış ve üşümüşsündür. Sıcacıktır karşına çıkan bu yüreği barındıran kucak. Hiç çıkmak istemezsin oradan. Dışarıda hunhar bir fırtına kopmaktadır, seni öldüresiye yağan yağmurla. Uzak sanılan noktaların yakın olduğu bir an olur ansızın bu sıcacık kucakta. Bir taraftan kurumaya, ısınmaya çalışırsınız. Bir taraftan sevgiyi tanımaya, gözlerine bakmaya. Şaşkınlıktan donakalırsınız bir süre, gözlerinde başka bir dünya görüp korkarsınız, kaçacak yer bulamazsınız bazen. Zaman geçer, bir elinizde o el, bir elinizde yüreğiniz. Kayıtsızca verirsiniz eline. Gönülden bağlanırsınız, sevgiye hoş geldiniz…
Sıcacık bir kucakta başlar her şey ansızın, yağmurlu bir günde. Kaçak oyunlar oynarsınız kendinizle bir zaman. Yakalanacağınızdan haberiniz yok gibi, yollar açmaya çalışırsınız kendinize. Kendinizi bulmak istediğiniz ya da unutmak istediğiniz yer neresidir, bilmeden yaparsınız bunu. “Sorularıma cevap istiyorum” diye atılan çığlıklar arasında sıcacık bir kucak bulur sizi. Çığlıklardan sonra kendinizi saklarsınız, gün gelir son bir damla düşer gözlerinize ve siz son olarak akıtırsınız onu hayata. Ve… Ve sevgi yüreğinize konuvermiştir kuş misali. Gözünüzün gördüğü, elinizin dokunduğudur aslında ama nasırlaşan yürek yumuşayana kadar bilemezsiniz o olduğunu.” Oldu işte, sevdim ben de”
Cümle alem duysun derken, kendi kendinize yaşamaya mahkum olacağınız bir hücre olur bazen sevgi. Ziyanı yok demektir, sevginin yüceliği ve duruluğu. Bakınca gözlerinde kendini görmektir. “Bak gözlerime sevgili, kendini bulabiliyor musun orada? Bende tek yaşayan sensin oysa.” Kendini bulabilmek, kendini görebilmek, sevilenin nefesinde yaşayabilmek. Ben seninim diyebilmek,bunun ardından da gelişini sessizce bekleyebilmekmiş sevgi. Aslında, tek bir cümleyle anlatabilirim bu kadar şeyi. Sevgi sensin, sevgi yüzlüm…
Mavisihir
